|
|
SÜNNET NE DEMEKDİR? SÜNNET KELİMESİNİN ÜÇ MA'NÂSI; SÜNNET-İ ZEVÂİD
Allahü teâlânın açıkca bildirmeyip, yalnız Peygamber efendimizin yapılmasını
övdüğü, yahut devam üzere kendisinin yaptığı veyahut yapılırken görüp
de mâni olmadığı şeylere (Sünnet) denir. Sünneti beğenmemek
küfürdür. Beğenip de yapmıyana azâb olmaz. Fakat özrsüz ve devamlı
terk eden itâba, azarlanmaya ve sevâbından mahrum olmaya lâyık olur.
Meselâ, Ezân okumak, ikâmet getirmek, cemâ'at ile nemâz kılmak, abdest
alırken misvak kullanmak, evlendiği gece yemek yidirmek ve çocuğunu
sünnet ettirmek gibi...
Sünnet iki çeşittir:
Sünnet-i Müekkede: Peygamber efendimizin devamlı yaptıkları,
pek az terkettikleri kuvvetli sünnetlerdir. Sabah nemâzının sünneti,
öğlenin ilk ve son sünnetleri, akşam nemâzının sünneti, yatsı
nemâzının son iki rek'at sünneti böyledir. Bu sünnetler, aslâ özürsüz
terk olunmaz. Beğenmeyen kâfir olur.
Sünnet-i Gayr-i Müekkede: Peygamber efendimizin, ibâdet maksadı
ile arasıra yaptıklarıdır. İkindi ve yatsı nemâzlarının dört rek'atlık
ilk sünnetleri böyledir. Bunlar çok kerre terk olunursa, bir şey lâzım
gelmez. Özürsüz olarak büsbütün terk olunursa itâba ve şefâatten
mahrum olmaya sebep olur.
Beş-on kimseden birisi işlese, diğer müslümânlardan sâkıt olan
sünnetlere de "Sünnet-i alel-kifâye" denir. Selâm vermek, i'tikâfa
girmek gibi. Abdest almağa, yimeğe, içmeğe ve her mübarek işe
başlarken besmele çekmek sünnetdir.
Sünnet kelimesinin dînimizde üç ma’nâsı vardır:
1- (Kitâb ve sünnet) birlikde söylenince, kitâb, Kur’ân-ı
kerîm, sünnet de, hadîs-i şerîfler demekdir.
2- (Farz ve sünnet) denilince, farz, Allahü teâlânın
emrleri, sünnet ise, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
sünneti, ya’nî emrleri demekdir.
3- Sünnet kelimesi
yalnız olarak söylenince, islâmiyyet, ya’nî bütün ahkâm-ı islâmiyye
demekdir. Fıkh kitâbları böyle olduğunu bildiriyor. Meselâ (Kudûrî
muhtasarı)nda (Sünneti en iyi bilen imâm olur) diyor. (Cevhere)
kitâbında burayı açıklarken (Sünnet demek, burada ahkâm-ı
islâmiyye demekdir) diyor. Tam İlmihâl, yetmişdördüncü maddenin sonuna
bakınız!
Kalbi temizlemek
için islâmiyyete uymak lâzım olduğu anlaşıldı. İslâmiyyete uymak da,
emrleri yapmakla ve yasaklardan ve bid’atlerden sakınmakla olur.
Bid’at, sonradan
yapılan şey demekdir. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ve
dört halîfesinin “radıyallahü anhüm” zemânlarında bulunmayıp da,
onlardan sonra, dinde meydâna çıkarılan, ibâdet olarak yapılmağa
başlanan şeylerdir. Meselâ, nemâzlardan sonra hemen (âyet-el-kürsî)
okumak lâzım iken, önce (Salâten tüncînâ)yı ve başka
düâları okumak bid’atdir. Bunları, (âyet-el-kürsî)den ve
tesbîhlerden sonra okumalıdır. Nemâzdan, düâdan sonra secde edip de
kalkmak bid’atdir. Ezânı ho-parlörle okumak bid’atdir. Ho-parlör, ses
çıkaran bir âletdir. Lugat kitâblarında, meselâ (Müncid)de, ses
çıkaran âletlere (Mizmâr) denir. Ho-parlör, mizmârın bir
nev’idir. (Hâd-id-dallîn)de diyor ki, (Ebû Nu’aym İsfehânînin
(Hilyetül-Evliyâ)sında yazılı hadîs-i şerîfde, şeytâna
(Senin müezzinin mizmârdır) buyuruldu). Ho-parlör ile okunan
ezânın, şeytân ezânı olduğu, bu hadîs-i şerîfden anlaşılmakdadır.
Dinde yapılan her değişiklik ve reform bid’atdir. Yoksa, çatal, kaşık,
boyun bağı kullanmak, kahve, çay, tütün içmek bid’at değildir. Çünki,
bunlar ibâdet değil, âdetdir ve mubâhdırlar. Harâm değildirler.
Bunları yapmak, dînin emr etdiği şeyi terk etmeğe veyâ nehy [yasak]
etdiği şeyi yapmağa sebeb olmazlar. (Hadîka-tün-nediyye)de
diyor ki, (Bid’at, dinden olmıyan, ibâdet olmıyan, âdet olan birşey
ise, dînimiz bunu red etmez. Yimekde, içmekde, elbisede, seyrü sefer
vâsıtalarında ve binâ, mesken, ev işlerinde, ibâdet yapmak, ya’nî
Allahü teâlâya tekarrüb niyyet etmeyip, yalnız dünyâ işi düşünülürse,
bunlar bir ibâdeti yapmağa mâni’ olmadıkça veyâ bir harâmı işlemeğe
sebeb olmadıkça, bid’at olmazlar. Dînimiz bunları men’ etmez). Bid’at
üç dürlüdür:
1- İslâmiyyetin
küfr alâmeti dediği şeyleri zarûret olmadan kullanmak, en kötü
bid’atdir. Dâr-ül-harbde kâfirlere hud’a olarak kullanmak câiz olur
denildiği (Berîka)da, 467. ci sahîfede ve (Mecmâ’ul-enhür)ün
696. cı sahîfesinde yazılıdır.
2- Ehl-i sünnet
âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdiklerine
uymıyan inanışlar da kötü bid’atdir.
3- İbâdet olarak
yapılan yenilikler, reformlar, amelde bid’at olup büyük günâhdır.
Âlimler, ameldeki, ibâdetdeki bid’atleri ikiye ayırmışlar, hasene ve
seyyie demişlerdir. İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi aleyh” âlimlerin
hasene dedikleri bid’atlere bid’at dememiş, sünnet-i hasene demişdir.
Bid’at-i seyyie dediklerine bid’at demiş, bunları çok kötülemişdir.
Vehhâbîler ise, hasene denilen, beğenilen bid’atlere de, seyyie demiş,
bunları yapanlara kâfir, müşrik demişlerdir. Tam İlmihâl, üçüncü
kısmda birinci maddeye bakınız!]
Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” yapdığı ve kaçındığı şeyler iki kısmdır:
Birisi,
ibâdet olarak yapdığı ve kaçındığı şeylerdir. Her müslimânın bunlara
tâbi’ olması lâzımdır. Bunlara uymayan şeyler bid’atdir. İkincisi,
âdet olarak ya’nî, bulundukları şehrin ve o memleketlerdeki insanların
yapmakda oldukları şeylerdir. Bunları da beğenmiyen, çirkin diyen,
kâfir olur. Fekat, bunları yapmak, mecbûrî değildir. Bunlara uymayan
şey, bid’at değildir. Bunları yapıp yapmamak, memleketlerin ve
insanların âdetlerine bağlıdır. Mubâh kısmındandırlar. Din ile
bağlılıkları yokdur. Her memleketin âdeti, başka başkadır. Hattâ, bir
memleketin âdeti, zemânla değişir.
[İbni Âbidîn
“rahmetullahi aleyh” abdestin sünnetlerini anlatırken, buyuruyor ki, (Meşrû’ât,
ya’nî ibâdetler, ya’nî müslimânlara yapılması emr olunan şeyler, dört
kısmdır: Farz, vâcib, sünnet, nâfile. Allahü teâlânın açık olarak
bildirdiği emrlerine (Farz) denir. Açık olmayıp, zan ederek
anlaşılan emrlerine (Vâcib) denir. Farz veyâ vâcib olmayıp,
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kendiliğinden emr
etdiği veyâ yapdığı ibâdetlere (Sünnet) denir. Bunları devâmlı
yaparak, nâdiren terk etmiş ve terk edenlere birşey dememiş ise,
(Sünnet-i hüdâ) veyâ (Müekked sünnet) denir. Bunlar, islâm
dîninin şi’ârıdır. [Ya’nî, bu dîne mahsûsdurlar. Başka dinlerde
yokdurlar.] Vâcibleri terk edeni görünce, terk etmesine mâni’ olurdu.
Kendisi ara sıra terk etmiş ise, (Sünnet-i gayr-ı müekkede)
denir. Müekked sünneti, özrsüz olarak devâmlı terk etmek mekrûh olur.
Küçük günâh olur. Allahü teâlâ, bütün ibâdetlere sevâb vereceğini va’d
etdi. Söz verdi. Fekat, ibâdete sevâb verilmesi için, niyyet etmek
lâzımdır. Niyyet, emre itâat ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için
yapdığını kalbinden geçirmek demekdir. [Bu üç kısm ibâdeti belli
zemânlarda yapmağa (Edâ etmek) denir. Zemânında yapmayıp, zemân
geçdikden sonra yapmağa (Kazâ etmek) denir. Edâ veyâ kazâ
etdikden sonra, kendiliğinden tekrâr yapmağa (Nâfile ibâdet)
denir.] Farzları ve vâcibleri nâfile olarak yapmak, müekked sünnetleri
yapmakdan dahâ çok sevâb olur. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” ibâdet olarak değil de, âdet olarak, devâmlı yapdığı şeylere
(Sünnet-i zevâid) denir. Elbiseleri, oturması, kalkması, iyi
şeyleri yapmağa sağdan başlaması böyledir. Bunları yapanlara da sevâb
verilir. Bunlara sevâb verilmesi için, niyyet etmek lâzım değildir.
Niyyet edilirse, sevâbları çoğalır. Zevâid sünnetleri ve nâfile
ibâdetleri terk etmek mekrûh olmaz.)]
Bunlarla berâber,
âdete bağlı şeylerde de Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”
tâbi’ olmak, dünyâda ve âhıretde, insana çok şey kazandırır ve çeşidli
se’âdetlere yol açar.
İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh”, nemâzın mekrûhlarını anlatırken buyuruyor
ki;
Kâfirlerin yapdıkları ve kullandıkları şeyler de iki kısmdır:
Birisi,
âdet olarak, ya’nî her kavmin, her memleketin âdeti olarak yapdıkları
şeylerdir. Bunlardan, harâm olmayıp, insanlara fâideli olanları yapmak
ve kâfirlere benzemeği düşünmiyerek kullanmak hiç günâh değildir. [Pantalon,
fes ve çeşidli ayakkabı, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yimek
ve herkesin önüne tabaklar içinde koymak ve ekmeği bıçak ile dilimlere
ayırmak ve çeşidli eşyâ ve âletleri kullanmak, hep âdete bağlı şeyler
olup mubâhdırlar. Bunları kullanmak, bid’at olmaz, günâh olmaz.]
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” papasların kullandığı
ayakkabıyı kullanmışdır). Bunlardan, fâideli olmıyanları ve çirkin ve
mezmûm olanları kullanmak ve yapmak harâm olur. Fekat, iki müslimân
bunları kullanınca (Âdet-i islâm) olur ve üçüncü kullanan
müslimâna harâm olmaz. Birinci ve ikinci müslimân günâhkâr olursa da,
başkaları olmaz. (Kâmûs-ül-a’lâm)da, Timürtaş pâşada diyor ki,
(Osmânlı sancağının rengini ve [bugünkü ay-yıldızlı Türk bayrağının]
şeklini ta’yîn eden ve o zemâna kadar beyâz olan fesi kırmızıya
boyayan, Timürtaş pâşadır). Abbâsî devletinin bayrağı siyâh idi.
Halîfe Memûn zemânında yeşile çevrildi. Görülüyor ki, fes macarlardan
alınmamışdır. Türk yapısıdır.
(Birgivî
vasıyyetnâmesi)'nde
diyor ki, (Kâfirlerin kullandıkları şeylerin ikinci kısmı, ibâdet
olarak yapdıkları ve kâfirlik alâmeti olan ve islâmiyyeti inkâr etmek
ve inanmamak alâmeti olan ve tahkîr etmemiz vâcib olan şeylerdir ki,
bunları yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlar, ölümle veyâ bir uzvun
kesilmesi ile veyâ bunlara sebeb olan, şiddetli dayak, habs, bütün
malını almak ile tehdîd edilmedikce kullanılamaz. Bunlardan meşhûr
olanlarını bilmiyerek veyâ şaka olarak veyâ herkesi güldürmek için
yapan da, kâfir olur. Meselâ, papasların ibâdetlerine mahsûs şeyi
kullanmak küfr olur. Buna (Küfr-i hükmî) denir. Onlara mahsûs
olan şeyleri kullanmanın küfr olduğu, islâm âlimlerinin temel
kitâblarında yazılıdır. (İbni Âbidîn) “rahmetullahi teâlâ
aleyh” beşinci cild, dörtyüzseksenbirinci sahîfeyi okuyunuz! Din
düşmanları, müslimânları aldatmak için, kâfirlerin âdetlerini,
bayramlarını, müslimân âdeti, müslimânların mubârek günü diyerek,
bunların gâvurluk ve kâfirlik olduğunu örtmeğe uğraşıyorlar. Büyük
Kostantinin hıristiyanlık dînine karışdırdığı Noel gecesini ve
Cemşîdin ortaya çıkardığı Nevruz günü mecûsî bayramını, millî bayram
olarak tanıtıyorlar. Müslimânların bu günlerde bayram yapmalarını
istiyorlar. Genç ve sâf müslimânlar bunlara aldanmamalıdır.
Güvendikleri hâlis müslimânlara, nemâz kılan akrabâlarına, dînini
bilen baba dostlarına sorup öğrenmelidir. Bugün bütün dünyâda, gerek
îmânı ve küfrü tanımakda, gerekse ibâdetleri doğru yapmakda, câhillik
özr değildir. Meşhûr olan din bilgilerini bilmediği için aldanan,
Cehennemden kurtulamıyacakdır. Allahü teâlâ, bugün, dînini dünyânın
her tarafına duyurmuş, îmânı, halâli, harâmı, farzları, güzel ahlâkı
öğrenmek pek kolaylaşmışdır. Bunları, lüzûmu kadar öğrenmek farzdır.
Öğrenmeyip câhil kalan farzı terk etmiş olur. Öğrenmeğe lüzûm görmiyen,
ehemmiyyet vermiyen kâfir olur.
|
|