Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Âb-ı Hayat - 959

Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cum'a gününü tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.

Allahü tealaya emanet olunuz efendim

ali zeki osmanağaoğlu

--------------------------------------------------------------------------------
 
Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer....
 
Bâzı hatıralar vardır ki, kalblere nakşeder.
 
O hatıraları hatırlamak, Cennet hayatı yaşamak gibidir...

...............
 
- geçen haftanın devamı -
 
İlmihâlde de yazdığım gibi, bir Kadr gecesi uyuyamadım, duâ etdim. O gece, Allahü teâlâ bana Efendi hazretlerini gösterdi. Bir câmi'inin kubbesinin etrafında nûr şeklinde idi. Rü'yâmda bulutsuz, parlak mâvi bir semâ gördüm. Etrâfı, câmi'i kubbesindeki gibi parmaklık ile çevrilmiş idi. Burada nûr yüzlü biri gidiyordu. Başımı kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördüm. Heyecânla uyandım. Birkaç gün sonra yine rü'yâmda, Hazret-i Hâlid'in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zât gördüm. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Ben de gitdim ve sıram geldiğinde elini öperken uyandım. Dahâ sonra bir gün dersden çıkınca Bâyezîd câmi'ine nemâz kılmağa girdim. Nemâzımı kılınca, sahhâflar kapısının yakınında bir hoca va'z ediyordu. Sonradan öğrendim, adına "Demir hâfız" diyorlarmış. Üç-beş kişi dinliyordu. Onlar da, hep yaşlılardı ve uyukluyorlardı. Ben de biraz dinledim fekat hepsi bildiğim şeylerdi. Küçük, bir formalık kitâbdan âmentüyü (îmânın şartlarını) anlatıyordu. Hep bildiğim şeyler olduğundan sıkıldım. Fekat hocaya saygısızlık olmasın, ayb olmasın diye kalkıp gidemedim. Biraz sonra, "Dersimiz burada bitdi." dedi. "Bu kitâbları satıyorum." dedi. Önünde aynı kitâbların devâmı vardı. Hepsi bildiğim şeylerdi fekat hocaya yardım olsun diye birini alayım diyerek, kaç kuruş olduğunu sordum. Yirmibeş kuruş dedi. O zemân bir gazete bir kuruş idi. Kitâbın değeri de ancak o kadar eder. Hadi çok fakîr olup muhtâc olsun da beş kuruş desin, buna yirmibeş kuruş çok, vay insâfsız vay diyerek kapıya doğru yürümeğe başladım. Bir de bakdım, Bâyezîd meydânına bakan kapının tarafındaki demir parmaklıklı bölümde bir başka hoca efendi va'z ediyor. Çok kalabalık bir cemâ'at onu dinliyordu. Câmi'inin ortasına kadar cemâ'at dolu idi. Oraya doğru yürüdüm, parmaklıkların arkasında nûr yüzlü bir hoca efendi, bir kitâbdan birşeyler anlatıyordu. Hoca efendinin karşısından gidersem edebsizlik olur diye düşündüm. Hoca efendinin karşısından gitmeğe utandım. Evimden de öyle terbiye almışdım. Arkadan dolaşıp, demir parmaklıkların yanına geldim. Hoca efendi, demir parmaklıklara arkası dönük oturuyordu. Demirden atlayıp tam arkasında oturdum. Arkadan kucağını görebiliyordum. Bir yandan da çocukluk işte, biraz önceki hocanın yirmibeş kuruşa satıyorum demesi aklımdan çıkmıyordu. Vay insâfsız vay deyip duruyordum. Hem de o hoca efendiyi dinliyordum. Hiç duymadığım, bilmediğim, merâk etdiğim konuları anlatıyordu. Çok hoşuma gitdi. Râbıta-ı Şerîfe risâlesinden Evliyâ kabrlerinin nasıl ziyâret edileceğini anlatıyordu. Biraz sonra ezân okundu. Hoca efendi, "Dersimiz bugün burada kalsın." deyip kitâbı kapatdı. Pırıl pırıl, çok güzel bir kitâbdı. Hiç arkasına dönmeden, kitâbı arkaya, bana uzatdı. "Bu kitâb, küçük efendiye benim hediyyem olsun." dedi. Çok şaşırdım. Hiç arkasına bakmamışdı. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden bilmişdi? Sonra, hep berâber nemâza kalkıldı. Biraz sonra ben derse gidecekdim. Onun için nemâza ve sonraki sohbete kalamadım, ayrıldım. Yaşlıca birisi, "Otur, dinle, çok istifâde edersin." dedi, beni irşâd etdi. Bu zât kimdir, nerede bulunur diye merâk etdim, araşdırdım. Cum'a günleri Eyyûb sultân câmi'inde va'z eder, dediler. Cum'a gününü iple çeker oldum, sabrsızlık ile bekledim. Süleymâniyye'de, üniversite dıvarına bitişik, Bekir Ağa bölüğü denilen yerde kalıyordum. Cum'a nemâzına Eyyûb sultâna gitdim. Hoca efendiyi görebilmek için câmi'inin en ortasındaki en büyük avizenin altına oturdum. Fekat göremedim. Biraz dahâ bekledim gene göremedim. Sabrsızlanıyordum. Yanımda oturan kişiye "Abdülhakîm efendi nerededir?" diye sordum. O da, "Yan tarafdaki bölmede va'z eder, orada olur, buraya gelmez." dedi. Bekleyemedim, hemen ayakkabılarımı alıp yan bölmeye geçdim. Orada da aradım, bulamadım. Yanımdakine gene "Abdülhakîm efendi nerededir?" diye sordum. "O, yukarıda mezârlıkların arasındaki bir câmi'inin imâmıdır. Orada Cum'a nemâzını kıldırdıkdan sonra va'z etmek için buraya gelir." dedi. Nemâzı bitirince yine göremedim. Dışarıda bekleyeyim diye düşündüm. Tabî'i Eyyûb câmi'i büyük olduğu için dahâ geç dağılıyor. Gelmişdir diye, nemâzın duâsını beklemeğe sabr edemeyip hemen dışarı çıkdım. Bakdım ki gelmiş. Karşıda bir kitâbcı vardı. Kitâbcının tezgâhının yanında, ayakda, kitâbları tedkîk ediyordu. Hemen yanına gitdim. Karlı bir havaydı. Çok kar yağmış idi. Kitâbcının yanında, oturmak için bir bank vardı. Kitâbcı kaba bir şeklde bağırarak, "Hoca hoca niye ayakda duruyorsun? Otursana şuraya." dedi. O da, peki deyip oturmak üzere idi. Tam o sırada fırladım. "Bir dakika efendim, oturmayın." dedim. Hemen üzerimdeki parkayı çıkardım. Bankdaki karları temizledim. Parkayı katlayıp bankın üzerine koydum. "Şimdi oturun efendim." dedim. Parkanın üzerine oturmayıp, "Al onu oradan" dediler. Benim parkamın üzerine oturmadı. diye üzüldüm. Parkayı alınca, bankın üzerine oturdular. "Şimdi üzerime ört." buyurdular. Efendi hazretlerinin üzerine parkayı örtünce, sevindim. Tabii benim parkamın üzerine oturmayışının sebepleri vardı. Efendi hazretleri tedbirli idi.
 
- devamı haftaya -
 
Fî emanillah

İSTATİSTİKLER

Bugün:1,589
Dün:4,680
Bu Ay:64,303
Toplam:13,258,109
Online Ziyaretçiler:1
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842