Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Âb-ı Hayat - 1344


Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cum'a gününü tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.
Allahü tealaya emanet olunuz efendim
ali zeki osmanağaoğlu
 
("Küçük Efendi, ben seni sevdim. Evimiz mezârlığın içinde yukarıdadır. Arada bir gel de, seninle sohbet ederiz.")
 
Mübarek Hocamız 80 li yıllardan itibaren, dışarıya pek çıkmazlardı ve arkadaşlarla görüşmeleri de nadir olarak hususi sebeplerle olurdu. Biz akrabaları olarak bayram, kandil gibi günlerde ziyaretlerine kabul edilmekde biraz daha şanslı idik. 10-12 kişi akraba olarak, 3-5 kişi de komşulardan, 15 kişi kadar her kandil ve bayram gibi hususi günlerde ziyaretlerine gidip, sohbetleri ile şereflenirdik. Ömrümüzün en kıymetli günleri Hocamızın sohbetleri ile şereflendiğimiz anlardır. Hocamızın sohbetinde bulunduğumuz dakikalar adeta dünya hayatı değil, ahiret hayatı gibi olurdu. Cennet hayatı gibi zevkli olurdu.

1991 senesinde Mart ayının bir'i, Hocamızın doğum gününden bir hafta evvel, Cum'a günü Berât kandili idi. Her kandilde olduğu gibi, Mübârek Hocamızın Fâtih'deki evlerine kandil ziyâreti için gitmişdik. Üst katta misafir odasına girdik. (Hocamız, yaradılış olarak, öyle mütevazı ve güzel huylu idi ki, kendilerini hiç kimseden üstün görmezlerdi. İslam ahlakının, evliya ahlakının zirvesinde bir nümûne idiler. O kadar mütevazı idiler ki, talebelerine karşı bile üstünlük göstermezlerdi. "Abdülhakim Efendi hazretleri sağ olsaydı, beni burada bulamazdınız, ben Efendi hazrelerinin sohbetinde olurdum, siz de orada olurdunuz, hepimiz Abdülhakim Efendi hazretlerinin talebesiyiz, hepimiz Ondan feyz alıyoruz" buyuruyorlardı). Odaya girince, yere oturmak isteyenlere müsaade etmezlerdi, koltuklarda ve sandalyelerde yer kalmayıncaya kadar, sen şuraya, sen de şuraya otur diye çoğumuza bizzat yer gösterirlerdi. Ancak sandalyelerde yer kalmayınca en genç olanlar yere otururdu. Hatta bu mesele de bile okadar dikkat ederlerdi, o kadar titiz davranırlardı ki, genç birisi sandalyede ise daha yaşlı birisine yerde oturmasına izin vermezlerdi. (Hatta, muallimlik zamanlarında, bir talebeyi tahtaya kaldırdıklarında kendileri de oturmayıp sıralar arasında dolaşırlarmış. "Bir Müslümanı ayakta bekletip de karşısında oturmak uygun olmaz" buyururlardı. Su içerlerken bile, su getiren kişiye, "oturun kardeşim" diyerek oturtdukdan sonra suyu içerlerdi). O günkü ziyaretimizde ben sandalyede idim. Biraz sonra eve, Hocamızın oğlu, bacanağım Abdülhakîm abi geldi. Sandalyelerde yer kalmamıştı ve sandalyelerde de benden daha genç kimse yoktu. Abdülhakîm abi yere oturunca, ben hemen yere indim, Abdülhakim abiye yer verdim. (Tesadüfen oturduğum yer Hocamızın tam karşısına geliyordu). Bu davranışım, mübarek Hocamızın hoşuna gitti, memnun oldukları belli oluyordu. Hocamız Abdülhakîm abiye buyurdular ki; Alî beğe çok büyük iyilik etdiniz. Tam karşıma oturmasına sebeb oldunuz. Ben de, Abdülhakîm Efendi hazretlerinin her zemân tam karşısına otururdum. Hattâ, Eyyûb sultân câmi'inde, ilk tanıdığımda en önde, burun buruna oturmuşduk. Allahü teâlâ, "Her isteyene veririm, ba'zan da istemeyenler arasından da seçdiğime veririm." buyuruyor. Bu, "İnnâ fetahnaleke" sûresinin son âyet-i kerîmesidir. Bu âyet-i kerîmede hem adâlet, hem ihsân var. "Her isteyene veririm." buyurması adâletdir. "İstediğime veririm." buyurması da ihsândır. İsteyene nasıl verir? Meselâ benim gibi. Allahü teâlâ ben istedim de verdi. Askerî okulda birinci sınıfa başlamışdım. Doktor Ramezân-ı şerîfde oruc tutmak isteyenleri muâyene edip, tutabilecek ve tutamayacak olanları ayırdı. Oruc tutmak isteyen seksen kişi vardı. Bunların içinden güçlü, kuvvetli olanlarından otuz kişiyi tutabilir diye ayırdı. Elli kişiyi de, za'îf gördüğü için tutamaz diye ayırdı. Ben de ufak tefek, za'îfdim. Beni de tutamayacakların içine ayırdı. Ben, tutmak istiyorum dedim. Çünki, evimde de öyle terbiye almışdım. Önceden de tutuyordum. Ben tutmak istiyorum deyince, doktor bana kızdı, bağırdı. "Sen oruc tutacak adam mısın, sınıfda kalırsın, hasta olursun, ölürsün." dedi. Doktor iri-yarı bir yüzbaşı idi. Ramezân-ı şerîf geldi. Oruc tutacak olan otuz kişiye yemek çıkıyordu. Ben de onlarla berâber kalkıyordum. Onların yemeklerinden yiyordum. Ben de orucumu tutdum. Seksen senedir hâlâ orucdan dolayı hasta olmadım. Bana sınıfda kalırsın demişdi. Okul birincisi oldum. Bir sonraki sene oruc tutanların sayısı azaldı. Sonra azala azala, son sınıfda iken bir tek ben kalmışdım. Ben nemâzımı da kılardım. Başka kılan yokdu. Ben hademelerin odasına gider kılardım. İlmihâlde de yazdığım gibi, bir Kadr gecesi uyuyamadım, duâ etdim. O gece, Allahü teâlâ bana Efendi hazretlerini gösterdi. Bir câmi'inin kubbesinin etrafında nûr şeklinde idi. Rü'yâmda bulutsuz, parlak mâvi bir semâ gördüm. Etrâfı, câmi'i kubbesindeki gibi parmaklık ile çevrilmiş idi. Burada nûr yüzlü biri gidiyordu. Başımı kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördüm. Heyecânla uyandım. Birkaç gün sonra yine rü'yâmda, Hazret-i Hâlid'in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zât gördüm. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Ben de gitdim ve sıram geldiğinde elini öperken uyandım. Dahâ sonra bir gün dersden çıkınca Bâyezîd câmi'ine nemâz kılmağa girdim. Nemâzımı kılınca, sahhâflar kapısının yakınında bir hoca va'z ediyordu. Sonradan öğrendim, adına "Demir hâfız" diyorlarmış. Üç-beş kişi dinliyordu. Onlar da, hep yaşlılardı ve uyukluyorlardı. Ben de biraz dinledim fekat hepsi bildiğim şeylerdi. Küçük, bir formalık kitâbdan âmentüyü (îmânın şartlarını) anlatıyordu. Hep bildiğim şeyler olduğundan sıkıldım. Fekat hocaya saygısızlık olmasın, ayb olmasın diye kalkıp gidemedim. Biraz sonra, "Dersimiz burada bitdi." dedi. "Bu kitâbları satıyorum." dedi. Önünde aynı kitâbların devâmı vardı. Hepsi bildiğim şeylerdi fekat hocaya yardım olsun diye birini alayım diyerek, kaç kuruş olduğunu sordum. Yirmibeş kuruş dedi. O zemân bir gazete bir kuruş idi. Kitâbın değeri de ancak o kadar eder. Hadi çok fakîr olup muhtâc olsun da beş kuruş desin, buna yirmibeş kuruş çok, vay insâfsız vay diyerek kapıya doğru yürümeğe başladım. Bir de bakdım, Bâyezîd meydânına bakan kapının tarafındaki demir parmaklıklı bölümde bir başka hoca efendi va'z ediyor. Çok galabalık bir cemâ'at onu dinliyordu. Câmi'inin ortasına kadar cemâ'at dolu idi. Oraya doğru yürüdüm, parmaklıkların arkasında nûr yüzlü bir hoca efendi, bir kitâbdan birşeyler anlatıyordu. Hoca efendinin karşısından gidersem edebsizlik olur diye düşündüm. Hoca efendinin karşısından gitmeğe utandım. Evimden de öyle terbiye almışdım. Arkadan dolaşıp, demir parmaklıkların yanına geldim. Hoca efendi, demir parmaklıklara arkası dönük oturuyordu. Demirden atlayıp tam arkasında oturdum. Arkadan kucağını görebiliyordum. Bir yandan da çocukluk işte, biraz önceki hocanın yirmibeş kuruşa satıyorum demesi aklımdan çıkmıyordu. Vay insâfsız vay deyip duruyordum. Hem de o hoca efendiyi dinliyordum. Hiç duymadığım, bilmediğim, merâk etdiğim konuları anlatıyordu. Çok hoşuma gitdi. Râbıta-ı Şerîfe risâlesinden Evliyâ kabrlerinin nasıl ziyâret edileceğini anlatıyordu. Biraz sonra ezân okundu. Hoca efendi, "Dersimiz bugün burada kalsın." deyip kitâbı kapatdı. Pırıl pırıl, çok güzel bir kitâbdı. Hiç arkasına dönmeden, kitâbı arkaya, bana uzatdı. "Bu kitâb, küçük efendiye benim hediyyem olsun." dedi. Çok şaşırdım. Hiç arkasına bakmamışdı. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden bilmişdi? Sonra, hep berâber nemâza kalkıldı. Biraz sonra ben derse gidecekdim. Onun için nemâza ve sonraki sohbete kalamadım, ayrıldım. Yaşlıca birisi, "Otur, dinle, çok istifâde edersin." dedi, beni irşâd etdi. Bu zât kimdir, nerede bulunur diye merâk etdim, araşdırdım. Cum'a günleri Eyyûb sultân câmi'inde va'z eder, dediler. Cum'a gününü iple çeker oldum, sabrsızlık ile bekledim. Süleymâniyye'de, üniversite dıvarına bitişik, Bekir Ağa bölüğü denilen yerde kalıyordum...

- devamı haftaya -

Fî emanillah

İSTATİSTİKLER

Bugün:333
Dün:2,089
Bu Ay:30,462
Toplam:13,453,702
Online Ziyaretçiler:3
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842