Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Âb-ı Hayat - 1400


Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cum'a gününü tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.

Allahü tealaya emanet olunuz efendim

ali zeki osmanağaoğlu


Kıymetli ömrlerinin son senelerini yaşadıkları, Sarıyer'deki se'âdethânelerine, arada bir Cum'a ziyâretine gitmekle şereflenirdik. Bu vesîle ile Cum'a nemâzını da berâber kılar, kalblere şifâ olan mübârek sohbetleri ile bereketlenirdik. Mücâhidler babası buyurdukları, (babam) Muammer dedeyi, pek sevdikleri için, Cum'a günleri huzûrlarında görmek isterlerdi. Gelemediği günlerde; "Muammer beğ bugün yok mu?" buyururlardı. Babam da her Cum'a mübârek Hocamızın huzûrlarında bulunmayı âdet hâline getirmişdi. Bu vesîle ile babama tufeylî olarak, sık sık Cum'a günleri, mübârek Hocamızın huzûrları ile müşerref olurduk.
 
Her def'asında mübârek hocası Abdülhakîm efendi hazretleri ile ilgili hâtıralarını, (çoğu kerre göz yaşları ile) öyle kalbden anlatırlardı ki, o günleri yaşıyor gibi olup, herkesi de çok kolay bir şeklde yarım asr evveline götürüp, o günlerdeki tatdıkları zevki, sevdiklerine de tatdırırlardı.
 
Mübârek Hocamızın sohbetleri o kadar tatlı, o kadar zevkli, o kadar te'sîrli idi ki, dinlediklerimiz, beynimize kayd edilirken, aynısı kalbimize de kopyalanırdı. Dolayısıyla, Hocamızdan işitdiklerimizi seneler sonra bile çok kolay hâtırlayabiliyoruz, ya'nî unutmuyoruz. Mübârek sözleri kalblerimize öyle nakış nakış işlenirdi ki, mermere yazılan yazı gibi, seneler sonra bile silinmiyor. Temiz rûhlarının aynası olan sohbetlerini dinleyenler, kendi kalblerinin râhatlığını his eder, bir gülistânda meşrûh çiçekleri koklayıp mest olan bîçâreler gibi sevince gark olurlardı. Koyu karanlık bir gecede, bir zıyâ menba'ına mâlik olan, bir ışığa mâlik olan bahtiyârlar gibi râhat olurlardı. Mübârek Hocamızın sözlerinde öyle değişik lezzet ve tad vardı ki, ta'rîfi mümkin değildir. Ba'zı şeyler vardır ki anlatmakla anlaşılamaz, o hâl yaşamakla anlaşılır. Mübârek sohbetlerinde bulunanların dünyâ ile ilgisi kesilir, sanki Cennet hayâtı yaşıyor gibi olurlardı. Dışarıya çıkınca ancak, dünyâ varmış diye hâtırlanırdı. Sohbetlerinde bulunanların kalblerinden dünyâ sevgisini yavaş yavaş, his etdirmeden çıkarırlardı. Cenâb-ı Hak, hak ile bâtılı tefrîk eden nûru, bu mübârek Zâtın kalbine ihsân buyurmuş. Sohbetlerinde bulunanlar ve eşsiz hazîne olan eserlerine kavuşanlar, bu nûrların kırıntılarına kavuşurlar.
 
1994 senesinin Nisan ayının sekizinci günü, yine bir Cum'a ziyâreti için gitdiğimizde, Abdülhakîm efendi hazretlerinin talebelerinden hayâtda kalan birkaç zevât-ı kirâm da müsâfir olarak gelmişlerdi. O gün mübârek Hocamız buyurdular ki;
 
Efendim burası Sarıyer, karşı sâhile Sütlüce diyorlar. Yaz gelince, çarşamba günleri boğaz gezisine çıkardık. Altmış sene evvel oraya, Sütlüce'ye, Abdülhakîm efendi hazretleri ile giderdik. Orası şimdi askeriyenin. O zemân girmek serbestdi. Vapur iskelesi de vardı. Oraya Sütlüce iskelesi denirdi. Şimdi o iskele yok. Köprüden vapura biner, Sütlüce iskelesinde inerdik. Yüz metre kadar yürürdük. Karşıki beyâz binâlar elli-altmış sene evvel Kurân-ı kerîm mektebi idi. Onun yanındaki ağaçların altında otururduk. Üst tarafındaki set üstünde de hanımlar otururdu. Orası mesîre yeri idi, yabancılar da gelirdi. Orada ağaçların altında yirmi-otuz kişi otururduk, sohbet ederdik. Neler anlatırlardı neler. Efendi hazretleri orada Şevâhid-ün Nübüvve'den ders verirdi. Sonra denize girerdik, yemekler yenirdi. Ağaçların altında masalar, sofralar kurulur, balık kebabları yapılırdı. Aman ne tatlı, ne tatlı günlerdi yâ Rabbî! Orada maddî mânevî rızklanırdık. Şimdi hayâli kaldı. O günleri hâtırladıkca ağlamamanın imkânı yok. O ağaçların üstündeki tepede de Yûşa' hazretlerinin kabri var. O günler, şu an gibi gözümün önünde. Hiç unutmuyorum.
 
Birkaç kişi sabâhdan giderler, hâzırlık yaparlardı. Rahmetli terzi Mustafa efendi, Mustafa kaptan, Cevâd beğ erken giderlerdi. Dahâ sabâhdan balık kebabı, kızartma yaparlardı, masaları kurarlardı, sofraları hâzırlarlardı. Biz de Efendi hazretleri ile berâber öğleden sonra gelirdik ki sofralar kurulmuş, her şey hâzır. Yemekler yenirdi, çok tatlı sohbetler olurdu. Çaycı da Hâlid beğdi, Allah rahmet eylesin. Biz öğleden sonra Efendi hazretleri ile vapurla giderdik. Vapurun üst katında arka tarafına otururduk. Mübârek, bana vapurda bile ders verirdi. Hiç unutmam. Geçen gün evde bir kâğıd gördüm. Bakdım ki, vapurda yazdığım kâğıdlardan biri… Kunût duâsı: "İnnâ nesteînüke". 1929 senesinde, vapurda yazmışım. Efendi hazretleri bana ma'nâsını anlatmış, ben de kâğıda yazmışım. Mübârek, bana kunût duâsını vapurda öğretdi. Vapur çok galabalık olurdu. Galata köprüsünden Sütlüce'ye kadar kimse ile konuşmaz, hep bana anlatırdı. O anlatırdı, ben de yazardım. Böyle birkaç dâne defterim var. Hep Efendi hazretlerinin buyurduklarını yazmışım. Elhamdülillah, bir evliyâyı tanımak ne büyük ni'met, ne büyük se'âdet. Onları sevmek, en büyük dünyâ se'âdetidir. Elhamdülillah ki, onları seviyoruz. Görmeleri şart değil ki, Onlar dünyânın bir ucunda bulunsalar yine haberdar olurlar.

- devamı haftaya -

Fî emanillah

İSTATİSTİKLER

Bugün:867
Dün:1,353
Bu Ay:30,061
Toplam:13,539,632
Online Ziyaretçiler:6
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842