Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Âb-ı Hayat - 427


Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cum'a gününü tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.

Allahü tealaya emanet olunuz efendim.

ali zeki osmanağaoğlu


Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer....
 
Bâzı hatıralar vardır ki, kalblere nakşeder. O hatıraları hatırlamak, Cennet hayatı yaşamak gibidir...
….

2010.04.22 Gazetenin 40. yıldönümü yemeğindeki sohbetinden…
 
Uzaktan yakından gelen bütün abiler hoş geldiniz. İnşallah bu yediklerimiz hem maddi, hem manevi şifa olsun. Ya rabbi, böyle nice seneler, nice yemeklerin ahirette devamını nasip eyle.
 
Ve sıra gazeteye geldi. Enver abi bir belgeseldir. Gazetenin kurulduğu günden bugüne kadar hayatının ayrılmaz bir parçası olarak yaşamıştır. Çünki, bir iş iştir; fakat kurucusu eğer belli ise, o bambaşka bir iştir. Onun için, çok büyük bir nimet, çok büyük bir seadetle buraya kadar geldik. Ama nasıl geldik? Onu dünyada anlatmak zor. Ama ahirete gittiğimiz zaman, Enver abi böyle bir yemek verecek, yine hiç noksansız eksiksiz, bütün abileri orada göreceğiz. Abiler, dünyada anlatamadım, şimdi size sinevizyonla göstereceğim, diyeceğim. Eğer gözyaşları toplansaydı, birkaç kova ederdi. Tansiyonu sıfır olup da Enver abinin bayılıp yere düştüğü günler olmuştur. Ama yine gündüzleri gülmüştür, o ayrı bir mesele. Ama gece! O başka bir âlem. Çilesiz hiçbir hizmet olmaz. Düşünün ki, cenab-ı Peygamber 'aleyhissalatü vesselam' buyuruyor ki; Gelmiş veya gelecek bütün insanların çektiği çileden ben daha çoğunu çektim.
-Neden?
-İnşaat yapsaydı, bu kadar çekmezdi. Ticaret yapsaydı, bu kadar çekmezdi. Ama insanlara bir şey vermek, bir kültür vermek, bir inanç vermek, hizmet vermek, dünyada en zor iştir. İşte Allahü teala bize o çileyi çektirdi ama, elhamdülillah ki, emekler boşa gitmedi. O dikilen fidandan bugün çok güzel meyveler toplanmaya başladı. Çok hayırlı dualar alıyoruz, çok faydalı hizmetleri görüyoruz. Çok satılan olmasa bile, çok okunan bir gazeteye sahibiz. Ama inşallah çok satılan bir gazete de olacak. Eğer Enver abi bir şey için olacak diyorsa, bunda bir hikmet var de, sus ve bekle.
 
Mevzu gazete olunca birkaç hatırayı anlatmak zorundayım. Çünki bu hatıralarda ibret var. Bir tanesi şu; Güneş Matbaacılıkta Şeref efendi sokakta, ikibuçuk odada ilk Hakikat Gazetesi çıkmaya başladı. Yazı İşleri Müdürümüz bir odada, diğer odada da aynı zamanda sekreterlik yapıyor, bana da yer yok. Mehmet Ali bey, gündüzleri sen bekçi odasına otur, saat beşte nöbet değiştirirsiniz. Bizim bekçi gelir, sen gidersin, dedi. Peki, dedim. Koltuğun bacağının biri kırık. Masa belki yüzelli senelik. Şu halleri görünce, ya rabbi, hayal midir, rüya mıdır, diyorum.
Birgün geldi, seninle özel konuşmam var, dedi Mehmet Ali bey. Buyurun dedim; yok yukarıya, dedi. Peki dedim, odasına çıktık, ne olur gizleme, saklama, dedi. Neyi saklayacağım, dedim. Bu gazetenin arkasında kim var, dedi. Nasıl kim, dedim. Yani finansör kim? Size veren kim, dedi. Mehmet Ali bey, böyle bir şey yok, dedim. Basmam, dedi. Yoksa ne yapayım dedim, o zaman üç aylık teminat mektubu getir, dedi. Parayı peşin veriyorsun, yanında üç aylık da teminat mektubu! Peki dedim, aşağıya indim, Mahmut abi bu teminat mektubu ne demek, dedim. Çünki Mahmut abi içimizde en tecrübeli, Bâb-ı âliden geçme olduğu için, onu biz gazete sahibi yaptık. Tahsili sıfır, ilk okul mezunu değil. Ben de üniversitede asistanım, onun yardımcısı olarak tayin oldum. Ama bir taraftan da öğreniyorum. Mahmut abi, bankada parası olana, karşılığında teminat mektubu verirler, dedi. Teminat mektubunu bulduk, verdik. Hayır, mümkün değil, bunun arkasında kim var? Söylemezsen basmam dedi. Kimse yok, dedim. O zaman, teminat mektubu versen de basmam, dedi. Sıra bana geldi. Mehmet Ali bey, ben sana bunun arkasında kim olduğunu söylerim ama, sen başkasına söylersin, dedim. Deli misin sen? Ben sır saklayan bir adamım, dedi. O zaman kapıyı kilitle, içeriye kimse girmesin, dedim. Tabi dedi, kapıyı kilitledi. Biraz bekledim, söyle, dedi. Mehmet Ali bey, iyi dinle. Bu gazetenin arkasında Allah var, dedim. Bir bozuldu, biz de müslümanız, dedi. Allahtan zengin birinin ismini söyle, sana onun ismini söyleyeyim, dedim. Tamam, bir isim ver, dedi. Allah, dedim. Velhasıl, kör topal gazeteyi bir hayli getirdik. Böyle bir hatıra!
Aradan epey bir zaman geçti, haftada bir gazete sahipleri olarak bir araya geliyoruz. Mehmet Ali beyde de şeker hastalığı var, birgün gazeteye geldi. Hatta yeğeni getirdi. Allah rahmet eylesin, gözleri görmüyor, elinde de baston. Tak tak bastonla yere vuruyor, arkamda örtülü ödenek var diyenler battı, arkamda şunlar, bunlar var diyenler battı, arkamda Allah var diyenler devam etti, edecek edecek, dedi. Bir hafta sonra da vefat etti. Ama itiraf etti!
 
Birgün Tercüman gazetesinden bizi seven birisi geldi, efendim Tercüman sağcı bir gazete dedi. Evet, biz de okuyoruz, dedim. Siz de sağcı bir gazete çıkarıyorsunuz, bir randevu alsam, acaba Kemal Ilıcakla görüşür müsünüz? Biraz fikirlerini alsanız, dedi. Tabi, memnuniyetle, dedim. Randevu aldı. O zaman daha Cağaloğlu'nda oturuyorlar. Gittik. O zaman Tercüman sekizyüzbin satıyor. Türkiyenin en büyük gazetesi. Hürriyet falan hepsi sonra. Tam öğlen vaktiydi, o da yemek yiyordu. Oturduk, ne var dedi. Efendim, Hakikat diye bir gazete çıkarıyorum, sizi de seviyoruz. Hep Tercüman okuyoruz, başarılı olmam için, acaba ne tavsiye edersiniz, dedim. Kapat onu, dedi. Lisanı da vurguluydu. Benim söyleyeceklerim bu kadar, dedi. Peki dedim. Aradan yıllar geçti, bir gün telefon etti. Enver, ben çok insana iyilik ettim, sana hiç iyilik etmedim. Ama evime hacizler geldi, bana yüzelli milyon para gönder, dedi. Peki dedik, gönderdik ve hacizden kurtardık. Fakat ölünceye kadar bizi daima iyi andı, biz de onu iyi anıyoruz ve Allah rahmet eylesin, diyoruz. Hani derler ya, düşmez kalkmaz bir Allahtır. Hepimiz burada çok rahat oturabiliyoruz, çok rahat yemek yiyebiliyoruz; ama Allah muhafaza etsin, bir trafik kazası veyahut da başka bir şey ile, hepimizin başına bir hadise gelebilir. O halde, her an, her bakımdan çok muhtaç olduğumuz yüce Allaha güvenmeliyiz, ne istiyorsak Ondan istemeliyiz. Eğer isteyecek ağzımız yoksa, ağzı temiz olan birilerine söyleriz, ne olur benim için dua et deriz, o da kabul eder.
 
Çok acı ve tatlı günler geçirdik. Düşünün ki, Türkiye 1970 ile 2010 arasında kaç hükümet geçirmiş, kaç ihtilal ve ihtilale benzer olaylar olmuş, kaç başbakan değişmiş! 1986, 1994 ve 2000 senesinde müthiş bir ekonomik kriz olmuş, hâlâ kalıntıları devam ediyor. Ve ayaktayız! Gerçi yatağa düştük ama.. Şaka değil, sekiz-dokuz tane ameliyat geçirdim. Burada hergün tiraj artıyor, Enver abi de orada böbreği patlamış, ameliyat oluyor. Her bakımdan kolay değil. Hem ekonomik idare, hem insan idaresi, hem de siyaset idaresi. Dışarıdan kolay gözüküyor. Hatta sevmek ve tenkid etmek de basit gelebiliyor. Ama kazın ayağı öyle değil. Ateş düştüğü yeri yakar. Ufak bir yanlışınız, insanın başına çok büyük işler açar. Onun için, başarılı olmak, devam etmekle anlaşılır. Bugün Bâb-ı âlide gazetesini kurup da devam ettiren bir gazetedir. Maşallah, kırk yaşında bir delikanlı hâlâ aramızda. Geceleri sayma! Geceleri saymazsan, Enver abi otuzbeş-kırk yaşında.
 
Bir ilkokul öğretim müdürü, Manisa'dan mektup yazmış. Efendim sizin güler yüzünüz, sahtekarlık göstermiyor. Bu güler yüzünüz, samimi olduğunuzu belirtiyor. Ama sebebini anlamıyoruz. Bir insanın derdi, hastalığı olmaz mı? Bütün bunlara rağmen, siz nasıl gülebiliyorsunuz, demiş. El cevap: Enver Ören, ölüm ve ölümden sonrasına hazırlıklı olmaya çalışan bir vatandaştır, neşesi oradan kaynaklanmaktadır. Çünki herkesin telaşı, son anda arabaya veyahut da vapura, tayyareye binerkendir. Ya bir şey unutmuştur, ya bir şey hazırlayacaktır. Ben de gece gündüz ona hazırlanıyorum. Vasiyetler tamam, bulabilirsen, miras tamam.. Sonuç: Elhamdülillah, aranızdayım.
 
Napolyon Bonopart bir savaşı kaybetmiş. Askerin üçte ikisi gitmiş, barut bitmiş. Herkes yara bere içerisinde, o gece generaller toplanmış, efendim ne karar vereceksiniz, demişler. Yani gece mi kaçalım, gündüz mü gidelim, ne yapalım? Hepsini tek tek dinlemiş. Hepsinin müşterek fikri, burayı terk edelim, hiç halimiz kalmadı. Ama karar yine Napolyonun. Şimdi kararımı veriyorum demiş, ayağa kalkmış, yarın sabah şafakla beraber hücum, demiş. Yeni bir takviye mi geliyor, yoksa bilemediğimiz bir şey mi var, demişler. Bugüne kadar bilemediyseniz, zaten bilemezsiniz. Neden bu kararı verdiğimi size anlatayım demiş, ayağa kalkmış, Napolyon burada, demiş. Yarın hücum! Onun için, Enver abi burada, yarın hücum! Hem aboneyi arttırmaya, hem yüzelli sayfanın yüzelli gün devamlı çıkmasına. Bugün gazete yerinden kalkmıyor, bari parça parça bakayım, dedim. Hayırlı, mübarek olsun. Emeği geçen arkadaşlardan Allah razı olsun. Aramızda olup da vefat eden bütün arkadaşlarımıza, kardeşlerimize, büyüklerimize, Allah rahmet eylesin. Bu otobüs, mutlaka bazı yerlerde duracak yolcular inecek, bazı yerlerden yenileri binecektir. Ama boşalmadan dolmak olmaz. İnsanlar da kendilerinden vazgeçmedikçe, Hakka kavuşamaz. Hakkı bulmanın, Hakka kavuşmanın yolu, kendini tanımaktan geçer. Kendisini tanımayan insan, başkasını hiç tanıyamaz. Kendisini tanıması için de, aynaya bakması lazımdır. Çünki insan kendisini görür ama, başkasını göremez. Ayna da, ahlakı düzgün, dindarlığı tam, Ehl-i sünnet âlimlerinin hayatlarını okumak, onlarla hemhâl olmaktır. Nasihatlerini dinlemekte fayda vardır. Nefsimize ağır da gelse, sonuç yine onların dediği olacaktır. Nereye kaçsak, sonunda yine orada, onlarla olacağız. Bir mübarek zât buyurmuş; Ölüm tek bir kapıdır, herkes oradan geçecektir. Orada ayrı bir vip kapısı veyahut da vip salonu yoktur. Zengin, fakir bir, herkes aynı kapıdan geçecektir. Yalnız şanslı olduğumuz taraf varsa, tek başımıza olursak kaybedebiliriz, kaybolabiliriz; ama birkaç kişi yanımızda olursa, hiç korkmayız. Çünki cenab-ı Hak kulları arasından birini seçerse, severse, onunla beraber olanların hepsini afv ediyor ve hepsini kabul ediyor. O iyinin hatırı için, hatalarıyla, suçlarıyla birlikte, hepsi iyiler zümresine yazılıyor. Onun için, cenab-ı Peygamber 'aleyhissalatü vesselam' buyuruyor ki; Din-ül mer'i din-ül halilihi. İnsanın dini, dostunun dini gibidir. Herkes ama herkes, kendi inancında olanlarla hemhâl olur, birbirini sever. Yabancılarla, başkalarıyla eğer frekans tutmuyorsa, uzun süre yaşayamaz, rahat edemez. Nitekim, Allahü teala Kur'an-ı kerimde, ettayyibatü littayibine vel habisatü lil habisine, buyuruyor. İyiler iyileri bulur, rahat olur. Kötüler kötülerle buluşur, onlar la rahat eder. Ama sonunda iki ayrı otobanda yürüyen insanlar, her otobanın varacağı noktada şaşırmayacaklar, niye ben buraya geldim demeyecekler. Çünki kendi tercihleriyle o yola girdiler. Havaalanında insan kendi parasıyla istediği yere gidebilir. Hiç kimse ona niye buraya gittin, diyemez. Ama hiçbir uçak havada kalmadığına göre, o da bir yere inecektir, indiği zaman sürprizle karşılaşmamak için, hangi tayyareye bineceğini biraz araştırması lazımdır. Çünki dinde zorlama yoktur. Ama elbette ki, izâhât vardır. Anlatmak vardır, kabul etmek veyahut da etmemek, şahsa kalmıştır. Ahirette hiç kimse ben duymadım, ben bilmiyordum diyemez. Hele bu memlekette, hele bu yerlerde! Bilmeyenlerle bilenler arasındaki fark, farklıdır. Hadi bilmeyenler bir derece. Bilip de yapmayanlar.. Onlar için sıkıntı daha büyük olacaktır.
 
Netice: İşte kırk yıl geçti, otuz yaşında bir delikanlı, Enver abi, yetmiş yaşına geldi ve elhamdülillah, bu günlere erişti. Tabi engebeli bir yol olmakla birlikte, hamd olsun, yine buradayız. Birçok abileri, beraber yola çıktıklarımızı da burada görüyorum. Çok mutlu oluyorum ama, göremediklerimiz de var. İnşaallah ahiretten bize dua ederler.
Rabbim tekrar buluşmayı nasip etsin. Sıhhat, afiyetle hizmetlerimizin devamını nasip etsin. Her türlü fitneden muhafaza etsin.
……….

Haftaya devamı var inşallah.

Enver abim, asırlarda ender yetişen çok müstesna bir insandı. Allahü teala rahmeti ile merhameti ile muamele eylesin inşallah.
 
Fî emanillah.

İSTATİSTİKLER

Bugün:29
Dün:1,391
Bu Ay:27,899
Toplam:13,582,700
Online Ziyaretçiler:13
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842