Turkce Ust Menu

ALTIN HALKA 29 - 16

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî "kuddise sirruh" hazretleri i'tikâdnâme kitabında özetle şöyle buyurdu:
 
Müslümanların kahraman imâmı, Eshâb-ı Kirâmın yükseklerinden, hep doğru söyleyici olmakla meşhûr, sevgili büyüğümüz, Ömer ibni Hattâb (radıyallahü anh) hazretleri buyuruyor ki:
 
"Öyle birgün idi ki, Eshâb-ı kirâmdan birkaçımız Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda ve hizmetinde bulunuyorduk." O gün, o saat, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resûlullahın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, rûhlara gıda olan, canlara zevk ve safa veren cemâlini görmek nasîb olmuştu. Bu günün şerefini, kıymetini anlatabilmek için; "Öyle bir gün idi ki..." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâmı insan şeklinde görmek, onun sesini işitmek, kulların muhtaç olduğu bilgiyi, gayet güzel ve açık olarak, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek ağzından işitmek nasîb olan bir gün gibi, şerefli ve kıymetli bir vakit bulunabilir mi?

"O vakit, ay doğar gibi, bir zât yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah idi. Üzerinde toz-toprak, ter gibi yoculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Yanî, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda oturdu. Dizlerini, mübârek dizlerine yanaştırdı." Bu gelen Cebrâil ismindeki melek idi. İnsan şekline girmişti. Cebrâil aleyhisselâmın böyle oturması, edebe uymuyor gibi görünüyor ise de, bu hâli, mühim birşeyi bildirmektedir. Yanî, din bilgisi öğrenmek için utanmak doğru olmadığını ve üstada gurûr, kibir yakışmayacağını göstermektedir. Herkesin, dinde öğrenmek istediklerini, muallimlere serbestçe ve sıkılmadan sorması lâzım geldiğini Cebrâil aleyhisselâm, Eshâb-ı Kirâma, bu hâli ile anlatmaktadır. Çünkü din öğrenmekte utanmak ve Allahü teâlânın hakkını ödemekte ve öğretmekte ve öğrenmekte sıkılmak doğru olmaz.

"O zât-ı şerîf, ellerini Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizin mübârek dizleri üzerine koydu. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) sorarak; "Yâ Resûlallah! Bana İslâmiyeti, müslümanlığı anlat" dedi."

"İslâm" demek, lügatta, boyun bükerek teslim olmak demektir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), İslâm kelimesinin, İslâmiyette beş temel direğin ismi olduğunu şöyle beyân buyurdu:
1- Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: İslâmın şartlarından birincisi "Kelime-i şehâdet" getirmektir." Kelime-i şehâdet getirmek demek; "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" söylemektir. Yanî, âkil ve baliğ olan ve konuşabilen kimsenin; "Yerde ve gökte, O'ndan başka, ibâdet edilmeğe hakkı olan ve tapılmağa lâyık olan hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakîkî ma'bûd ancak, Allahü teâlâdır." O vâcib-ül-vücûddur. Her üstünlük O'ndadır. O'nda hiçbir kusur yoktur. O'nun ismi "Allah" dır demesi ve buna kalb ile kesin olarak inanmasıdır. Ve yine, o gül renkli, beyaz kırmızı, parlak, sevimli yüzlü ve kara kaşlı ve kara gözlü, mübârek alnı açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistan'da Mekke'de doğduğu için Arab denilen, Hâşimî evlâdından; "Abdullah'ın oğlu Muhammed adındaki zât-ı âlî, Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür, yanî peygamberidir." Veheb'in kızı olan hazret-i Âmine'nin oğludur. (Milâdın 571. senesi, Nisan ayının yirmisinde Pazartesi sabahı, fecr ağarırken), Mekke şehrinde doğdu. Kırk yaşında iken peygamber olduğu kendisine bildirildi. Bu seneye "Bi'set yılı" denir. Bundan sonra, onüç sene Mekke'de, insanları İslâm dînine çağırdı. Allahü teâlânın izni ile, Medine şehrine hicret eyledi. Burada İslâmiyeti her tarafa yaydı. On sene sonra, 632 senesi Haziran'ında (Rebî'ul-evvel'in onikisinde Pazartesi günü) Medine'de vefat eyledi.
2- İslâmın şartlarından ikincisi; şartlarına ve farzlarına uygun olarak, hergün beş kere; "Vakti gelince, namaz kılmaktır". Namazları; farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine dikkat ederek ve gönlünü Hakka vererek, vakitleri geçmeden kılmalıdır. Kur'ân-ı kerîmde, namaza "Salât" buyuruluyor. Salât; lügatte insanın dua etmesi, meleklerin istiğfar etmesi, Allahü teâlânın merhamet etmesi, acıması demektir. İslâmiyette "Salât" demek; ilmihâl kitaplarında bildirildiği şekilde, belli hareketleri yapmak ve belli şeyleri okumak demektir. Namaz kılmağa "İftitâh tekbiri" ile başlanır. Yanî erkeklerin ellerini kulaklarına kaldırıp göbek altına indirirken; "Allahü ekber" demeleri ile başlanır. Son oturuşta, başı sağ ve sol omuzlara döndürüp, selâm vererek bitirilir.
3- İslâmın şartlarından üçüncüsü; "Malın zekâtını vermektir". Zekâtın manâsı, temizlik ve övmek ve iyi güzel hâle gelmek demektir. İslâmiyette zekât demek; ihtiyâcından fazla ve "Nisâb" denilen belli bir sınır miktarında "Zekât malı" olan kimsenin, malından belli miktarını ayırıp, Kur'ân-ı kerîmde adı bildirilen müslümanlara, başa kakmadan vermesi demektir. Zekât sekiz çeşit insana verilir. Dört mezhebde de, dört türlü zekât malı vardır: Altın ve gümüş zekâtı, ticâret malı zekâtı, senenin yarıdan fazlasında çayırda otlayan dört ayaklı kasap hayvanlarının zekâtı ve yerden biten her çeşit ihtiyâç maddesi zekâtıdır. Bu dördüncü zekâta, "Uşr" denir. Yerden mahsûl alınır alınmaz uşr verilir. Diğer üç zekât, nisâb miktarı olduktan bir sene sonra verilir.
4- İslâmın şartlarından dördüncüsü; "Ramazân-ı şerîf ayında, hergün oruç tutmaktır". Oruç tutmağa "Savm" denir. Savm, lügatte, birşeyi birşeyden korumak demektir. İslâmiyette; şartlarını gözeterek, Ramazan ayında, hergün üç şeyden kendini korumak demektir. Bu üç şey; yemek, içmek ve cimâdır. Ramazan ayı, gökte hilâli (yeni ayı) görmekle başlar. Takvimle önceden hesab etmekle başlamaz.
5- İslâmın şartlarından beşincisi;"Gücü yetenin, ömründe bir kerre hac etmesidir". Yol emîn ve beden sağlam olarak Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride bıraktığı çoluk-çocuğunu geçindirmeğe yetecek maldan fazla kalan para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere, Kâ'be-i muazzamayı tavaf etmesi ve Arafat meydanında durması farzdır.

O zât Resûlullahdan bu cevapları işitince; "Doğru söyledin yâ Resûlallah" dedi. Biz dinleyiciler, onun bu sözüne şaştık. Eshâb-ı Kirâmdan, orada bulunanların, o zâtın bu hâline şaştıklarını, hazret-i Ömer haber yeriyor. Çünkü, hem soruyor, hem de verilen cevâbın doğru olduğunu tasdik ediyor. Birşeyi sormak, bilmediğini öğrenmeği istemek demektir. Doğru söyledin demek ise, bunları bildiğini gösterir.

Yukarıda bildirilen beş temelden en üstünü; "Kelime-i şehâdet" söylemek ve manâsına inanmaktır. Bundan sonra üstünü, namaz kılmaktır. Daha sonra, oruç tutmak, daha sonra, hac etmektir. En sonra, zekât vermektir. Kelime-i şehâdetin en üstün olduğu, sözbirliği ile bellidir. Geri kalan dördünün üstünlük sırasında, âlimlerin çoğunun sözü, yukarda bildirdiğimiz gibidir.
 
Bir kimse, İslâmın bu beş şartından birini inkâr ederse, yanî inanmaz, kabul etmezse, yahut alay eder, saygı göstermezse, ne'ûzübillah, imansız olur. Bunlar gibi, helâl ve haram olduğu açık olarak ve sözbirliği ile bildirilmiş olan başka şeylerden birini de kabul etmeyen, yanî helâle haram diyen veya harama helâl diyen de imansız olur. Dinde zarurî ma'lûm olan, yanî İslâm memleketlerinde yaşayan câhillerin bile işittiği, bildiği, din bilgilerinden birini inkâr eden, beğenmeyen, imansız olur.
 
-devamı var-
 
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

İSTATİSTİKLER

Bugün:17
Dün:1,742
Bu Ay:38,432
Toplam:13,352,453
Online Ziyaretçiler:4
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842