Turkce Ust Menu

ALTIN HALKA 5 - 2

Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh", hocalarından birinin huzûrunda bulunuyordu. Hocası; "Şu raftaki kitabı getir, dedi. Bâyezîd; "Hangi raftaki kitabı istiyorsunuz efendim, dedi. Hocası; "Bunca zamândır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum, deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; "Efendim, mübârek sohbetinizi dinlememdeki dikkat ve edebe riayetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrâfa bakmış değilim, diye cevab verdi. Hocası bu söz karşısında, "Mâdem ki durum böyledir. Senin işin tamâmdır. Şimdi, artık Bistâma dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin, buyurdu.

Bir gün kendisine; "Mürşidin, yol göstericin kimdir?" diye sordular. O da; "Bir kadın" dedi. "Bu nasıl olur?" dediler. Cevabında şöyle buyurdu: "Bir gün Allahü teâlâ'nın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için, bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir aslana işâret ettim. Kafes açılıp, aslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcup oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; "Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?" dedim. Kadın; "Zâlim Bâyezîdi gördüm diyeceğim, dedi. Ben hayretle; "Neden?" diye sordum. Kadın şöyle cevab verdi: "Allahü teâlâ, bu aslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sahibi desinler diye yapmış isen çok dahâ fenâdır." Bunun üzerine çok ağlayıp istiğfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydâna gelse, "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhîm Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah" yazısını veyâ bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydâna gelen hâllerin doğru olduklarının, Allahü teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum."
 
Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh" hazretleri, Allahü teâlâ'nın aşkı ile öyle bir hâlde idi ki, Ondan başka hiçbir şeyi hâtırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; "Yavrum İsmin nedir?" diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki; "Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defasında ismimi sormanızın hikmetini anlayamadım." Bâyezîd-i Bistâmî; "Evladım, kusûra bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allahü teâlâ'nın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, Ondan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hâtırımda tutmaya çalışıyorum. Fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme, buyurup talebesinin gönlünü aldı.

Bir gün yakınları kendisine; "Efendim, filân yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sahibi bir velîdir, dediler ve dahâ başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî "kuddise sirruh"; "Madem öyledir. O hâlde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu," buyurdular. Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhâl geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riayette za'îf birisine, nasıl olur da kerâmet sahibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allahü teâlâ'nın Evliyâsından olması mümkün değildir, buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî'ye "kuddise sirruh"; "Bu yüksek makâmlara nasıl kavuştunuz?" diye sordular. Cevabında şöyle anlattı: "Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâmdan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Giderken âniden karşımda çok heybetli bir makâm gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O hâlde iken; "Yâ Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acabâ niçin böyle boş?" dedim. Hemen; "Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle, gelenleri bizim kabûl etmeyişimizdendir, diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat makâmının Sultân-ül-Enbiyâ Muhammed Mustafâ "aleyhissalâtü vesselâm" efendimize mahsûs olduğunu hâtırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; Ey Bâyezîd, Sultân-ül-Enbiyâya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edep ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyâmete kadar, Sultân-ül-Ârifîn, diye anılırsın, buyuruyordu."
 
-devamı var-
 
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

İSTATİSTİKLER

Bugün:427
Dün:2,088
Bu Ay:67,437
Toplam:13,184,254
Online Ziyaretçiler:4
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842